Işıl Parlakyıldız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Işıl Parlakyıldız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2016/05/20

Ali'm Kitap Yorumum


Ali'm - Işıl Parlakyıldız 
Puanım 5/5
"Biliyordum, onu gördüğümde yine bütün kalkanlarım bedenimi saracak ve aşık ruhumu saklayacaktım. Artık hiç değilse kendime dürüst olma vaktiydi. Aslı ruhuma işlemişti işlemesine de ben bunu istiyor muydum? Hoş, aklıma ve ruhuma girerken bana sorduğu yoktu ama korkuyordum. Hiçbir şeyden korkmadığım kadar korkuyordum." 

Ali Aral, nam-ı diğer Ali'm… Karanlık ve acımasız bir hayatı seçmek zorunda kalan, korkularını ve pişmanlıklarını kör bir cesaretin arkasına saklayan bir adam… 


Ali'm, yetimliğin acısını : Duygu'ya kan, Bekir'e can, Sedat'a yıkılmayan duvar olarak unutmuştu. Avare aşkların efendisiyken bir gün hayatına gökten zembille inen Aslı'yla tanıştığında, hayatındaki en büyük eksikliğin ne olduğunu anladı : AŞK… Fakat hayatındaki eksik şeyi yerine koymak sandığı kadar kolay olmayacaktı… Hercai arzuların ebedi aşka dönüştüğü Bir Türk Masalı daha…

Işılca'nın kitaplarını okurken karışık duygulara kapılıyorum. Bu kitabı da okurken beni şaşırtmadı. Koruyup sahip çıkmayı, şiddetle harmanlamış, Aşkı ve sevgiyi iliklerine kadar hissettirmiş. En son sinirle lanet olsun içimde ki insan sevgisine dedim ve bir kitabı daha bitirmiş oldum. 

Ali'm kitabının bu kapağına bayıldım ve bunu kullandım ama ikinci basımında yayınevi değiştiği için kapağı da değişmiş. Onuda sevdim ama bu sanki Ali'ye nam-ı diğer Beyoğlu'na çok yakışmış. Ali, bir Türk Masalı serisinin ikinci kitabı.. Ben bunu okumak isteyip seriyi bozmamak adına Duygu'dan başlamıştım. Ve zaten iç içe geçen yaşamları nedeniyle Ali ile orada tanışmıştım ki ne tanışmak.

Yazarın kelimelerini sevdiğimi ama kurgusuna kızdığımı okuduğum diğer kitaplarında yazmıştım. Yine bu kitapta da az da olsa sinirlerim zıplamadı değil. Ama Türk Masalı adı altında bizim güçlü, karizma kendinden emin erkeklerimiz bu kadar oluyor. Christian Grey hayalini kuran bir türk kızının bulacağı ya Ali ya Sedat mantığını kurup bu konu ile ilgili burada susuyorum. 

Ali'nin yaralarına ilk kitapta giriş yapmıştık, bu sefer kendi ağzından okumuş olduk. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, bizim bu çok sevdiğimiz kitap, dizi karakterleri var ya onları sevmemizin tek nedeni bir kadın tarafından yaratılmış olmaları. Bakınız: Edward Cullen, Christian Grey, Jesse Ward, .. Örnekler yaz yaz bitmez.. Yani yok öyle erkekler.. 

Ali, babasını kaybettikten sonra annesini korumak adına kendini ıslahevinde bulmuş, oralarda küçücük hali ile kaybolacakken Sedat ile tanışmış ve hayatı yön değiştirmiş bir erkek.. Ne sevmeyi ne sevilmeyi bilen (Duygu istisna), kalbini açmaktan deli gibi korkan, reddedilmeyi kaldıramayacağı korkusu ile deli gibi sevdiği Aslı'yı korkudan hırpalayan(ilk aşık olduğunuz zamanları hatırlamanızı rica ederim. Hepimiz aslında en sevdiğimizi hırpalarız..) ama herkesin ailesinde olmasını isteyeceği bir adam.

Kendini affetmeyi, aşkı ve sevgiyi öğrenme sürecini kendi bakış açısından anlatmasına bayıldım. O çok neşeli, aldırmaz Ali'nin içinde kopan fırtınalara şahit olmak beni benden aldı. Kitaba bayıldım.. Çok sevdiğim diğer karakterlerin kurguda olmasına ve onların yarım kalan hikayelerinin devamına da bayıldım. İlk kitapta çok kendine yer bulamayan Levent bu kitapta ağırlıktaydı. Okumuş mafyayı çok sevdim.

Serinin üçüncü kitabı ''Bekir''. En suskun olan karakterin hikayesini deli gibi merak ediyorum. Bu seriye biraz ara verip özlemeyi planlıyorum, sonra onuda okuyacağım. Ama esas bomba ''Sedat'' olur ki ne zaman yazılacak bilmiyorum. Yazar son kitabını basıma vermek üzere ve maalesef bu seriden değil. Bir Ortaçağ Masalı beni çekmemişti. (Sanki okumayacağım, sonunda bir türk yazarı benimsemek paha biçilemez) Görselini görünce kesinlikle okuma listeme aldım. 

Game of Thrones dizisinde aşklarına bayıldığım bu ikiliyi canlandırarak keyifle okurum diye düşünüyorum.



Alıntılar

Şu Eros dedikleri aşk tanrısı beni tam kıçımdan vurmuştu. Şimdi bulutların arasında zavallı Ali diyerek beni seyrediyor olmalıydı. Ulan Eros ben seni yakalarsam o okları teker teker münasip bir yerine sokmaz mıyım? Valla sokarken bir zevk alırım ki sorma!

Çirkin sevdikleri için her şeyi yapacak bir kızdı. Kendinden vazgeçer, yine de sevdiğini üzmezdi. Oysa insan sevdiğine daha çok zarar verirdi. Daha çok kırar, daha çok kavga eder, daha çok incitirdi.

Ellerimi sıkmaktan parmaklarımda kan kalmamıştı. İçimdeki duvarın dibine sinmiş yaralı âşık Ali yok olurken, ben artık ne yapmam gerektiğini biliyordum.


"Ne yani Aslı bana âşık mı?"
"He ona tokat attın yere yapıştı diye çarpılmış sana..."
"Ağır oldu."
İçim acıyordu benim. Haksızlık değil miydi bu benim aşkı bilmeyen öksüz ruhuma.

Hey! hey! İstanbul'un delikanlılarının ellerinde biberon, altlarında eşofman, karılarının dizlerinin dibinde oturmaları gerçekten manidardı.

"Yok baba yok! Ben vermem Duygu'yu, kalır evde... Bekir gelsin öyle..."

"Sen sevmiyor musun?"
"Seviyorum da abi... Ne söylüyorum ne becerebiliyorum!'
"Zamanla Ali'm zamanla. Bizi çok seven olmadı ki sevmesini bilelim"

"Ali çocuklar annelerinden korkarlar, bu ürktükleri için değil sevgilerini kaybedecekleri içindir. Belki de onun karşısına dikildiğinde annenin seni istemeyeceğinden korkuyorsundur.''

Kadın bilmeden içimi ısıtmıştı. Kim derdi ki küçük Ali'nin annesi öksüz Sedat'ın annesi olacak.

"Hiç mi sevgimi hissettiremedim sana? Hiç mi gözlerine nasıl bir aşkla baktığımı, hayran olduğumu, maviliklerinde kaybolduğumu anlayamadın? Hiç mi teninde dağılan tenimi hissedemedin? Yüzümdeki gülüşün seninle var olduğunu hiç mi bilemedin?"

"Ali'm demiyorsun ya bu benim canımı çok yakıyor."

"Yeterli değil bu iki kelime Aslı! Seni kendimden, aldığım nefesten, yaşadığım bu lanet hayattan bile çok seviyorken o iki kelime taşıyamıyor bizi."

Tek bildiğim mutluydum ve hayatım merhametim dediğim Çirkinim, vicdanım dediğim annem ve ömrüm dediğim Aslı'nın arkasından koşmakla geçecekti.






2016/05/18

Duygu Kitap Yorumum


Duygu - Işıl Parlakyıldız
Puanım 5/4
Anne sıcaklığı , baba emniyeti olmayan bir dünyada ayakta kalmaya çalışan kırılganlık abidesi Duygu… 

Üç yoldaşı vardı onu taşıyan. "Develerim" diyordu onlara. O develer ki İstanbul'un en arızalı tipleriydi. Her ne kadar bela makinesi olsalar da Duygu için tek gerçek vardı : "Bekir candı, Ali kandı, Sedat aşktı".

Ve hayat onlar için bir duadan ibaretti. İyiyim… iyiyiz… biz hep iyi oluruz. Güçlü olmayı en zorlu yollarda öğrenmiş dev bir çınardı Sedat. Hayatta yorulmuş, aşktan çoktan vazgeçmişti. 

Yüreğini ördüğü çelik duvarlar arasına saklamış acımasız bir adamdı o. Acılarla atılmış düğümlerin arasında filiz verebilir miydi aşk? Meleği şeytana döndürüp, şeytanın ruhunu ele geçirebilir miydi aşk?

Yorumları takip edenler bilir ki türk yazarları nadiren okurum. Yazarın okuduğum ikinci kitabı. Çok eğlenceli ve garip bir yazım tarzı var. Kapağını açtım ve kapatamadım resmen.. Her ne kadar çok eğlenceli bir karakter olan Duygu tarafından yazılsa ve develer sayesinde gittikçe genişleyen ailenin her karakteri ayrı çatlak olsa da, bolca dramı da içinde barındıran bir kurgu olmuş.

Gerçi kurgu derken, yolda develere rastlayabilirim gibi hissettim okurken.. (Develer Duygu'nun hayatı olan Ali, Bekir ve Sedat bu arada..) Yada komşuları bizim komşular olabilir. Sanırım bu içten dili sayesinde okutuyor kendisini yazar. Ben aslında Ali'm kitabını merak ettim ancak baktım ki bu kitabın ikincisi, o halde buna bakalım önce dedim iyide yaptım.

Kurguda beğenmediğim, gözüme takılan ya da Köle gibi beni rahatsız eden bölümler oldu zaman zaman. Gerçekten arıza karakterlerden bahsediyoruz ama çok sevdim bu karakterleri.. Belki de onun için rahatsız etmiş olabilir beni.. Tamam birbirlerini sevginin her türünde koşulsuz kabul etmeleri çok güzeldi ve yazar bunu kelimeleri ile sürekli vurguluyor ama.. Ağzını burnunu kırarım, kırsın zaten ben ona kızamam ki tarzı yaklaşımlar rahatsız ediciydi. Gerçeğe dönüşmese bile.. Çok fazla şiddet içeriği barındırıyor ülkemizin genelinde gerçekte var olduğu gibi.. Ya da yine bana dönecekse ağzının kiri der geçerim. Ne demek şimdi bu diye ara ara celallendim.Yani evet sahiplenilmek istiyoruz ama bunun yolu bu mudur? Muhtaç olmanın sınırı var mıdır?

En komiği de Duygu'nun okuduğu kitap diye yazarın kendi kitaplarının tanıtımını yapması.. PC.Cast kitaplarında ki karakterlere Nora Roberts okutur ve onlar üzerinden yazara yapılan eleştirilere cevap verir. Sayesinde bir kaç Nora kitabı okumuştum. Bizlerinde bu bilince ermesi gerektiğini düşünüyorum. Yabancı yazarlardan yine denk geldiğim, başka yazarların kitaplarını arada öven kurgular mevcut. Belki de o bilince geldikleri için onları daha çok okumayı tercih ediyorum.

Konusuna gelince, nereden tutsam spoiler olur ancak biraz bahsetmek istiyorum. Öncelikle Duygu saftiriğin önde gideni olduğunu söylüyor ama bence bu yazarın bizleri çok saf sanma yanılgısı ile oluşturduğu bir karakter hatası.. Hadi canım 7 sene Sedat'la birlikte olup sana aşık olduğunu nasıl anlamazsın. Hadi öz güven sorunun var kabul edelim, kendin aşık olduğunu nasıl bilmezsin, hadi onda da salaksın, ee duyar duymaz nasıl oluyor bu yakınlık, hiç aklına gelmemişken.. Böyle sorguladığım, boşluk olan ve tam oturmayan çok sahne var diğer kurgusu gibi ancak bunlara takılmadan, gelişine okursan rahatça akıp gidiyor hikaye..

Neden 4 puan o zaman derseniz, tamda bunun için, bu kadar kusur bulabiliyorken bir çırpıda okuyabilmemden dolayı 4 puan, yazarın kendi reklamını yapma kısmı olmasa 5'te verirdim. Sedat karakterini çok sevdim. Yaa böyle bir aşka sahip olsam tadında değil de, umarım bir yerlerde bu yüreğe sahip adamlar vardır tadında.. Nedenini okuyunca sizlerde anlayacaksınız. İlk başlarda, Duygu'nun develerle olan ilişkisine bir hayırdır diye bakmıştım ama sonra benimsediğimi gördüm. 

Kısaca kurgudaki karakterleri çok sevdim, yazarın mantık hatalarını okurken görmedim ve beğendim. Kitabın yine gereksiz uzatıldığını düşünüyorum ama gereksiz uzayan kısmı başındaydı bana göre.. Sona geldikçe bitmesin istedim..

Alıntılar
Aramızdaki fazlalığı ben hep Senem olarak görmüştüm, ama asıl fazlalık olan bendim. Sedat onunla bir ömür paylaşmak istiyordu ve ben aralarında yer alıyordum. İster isteyerek, ister istemeyerek! Kimdim? Sıfatım neydi? Kardeş? Anne? Sevgili? Değildim. Hiçtim. Onların hayatına bir sokak kedisi gibi girmiştim. Korunmaya ve yuvaya muhtaçtım.

Uykunun kollarında öyle dertsiz, tasasızdım ki bence uyku Allah’ın insanlara verdiği en güzel hediyeydi. Ölmenin huzuruna inansam çoktan kendimi öldürür ve huzur bulurdum, ama ben neye inanıyordum ki?

“Biraz evvel Sedat, Duygu eve dönmezse, kafana sıkarım dedi. Arabada bizi bekliyor.”
“O senin kılına zarar vermez.”
“Verir Duygu, çünkü canı yanıyor. Sen onun canısın.” 
“Sen de onun kafasına sık o zaman.”
“Sıkamam, çünkü benim de canım yanıyor. Sen benim de canımsın. Tek yapabileceğim namlunun ucunda diz çökmek olur. Karar senin, ya şimdi bizimle eve dönersin, oturup konuşuruz ya da yarın gazetelerden okursun.”

Sevginin adı yoktu, bir isme ihtiyacı yoktu. Bizimkisi bir kardeş, bir anne, bir abi, bir baba sevgisi olarak adlandırılamazdı. Aşksa bizim bağımızın yanında çok hafif kalıyordu. Belki de ben öyle hissediyordum, ama sevgi hissedilirdi ve Sedat’ın beni gerçekten sevdiğini biliyordum.

“Lan bana bak! Efendilik ettik, sustuk! Bir daha ona parmak bile kaldırırsan seni Trabzon’a gömerim. Kime vuruyorsun lan sen! O artık sizden çıktı, sen kardeşine değil, Bekir’in karısına vurmuş oluyorsun ki buna izin vermem!”derken Durmuş ve Alim onu zor tutuyordu. Sedat bağırıyor, Alim yine sırıtıyordu. Psikopat ya!

“Duygu kızım, kavga mı ettiniz?” dedi direkt.
“Evet, Gül Abla! Öldürme diyorum şu adamları, beni dinlemiyor. ”

“Yaşa ki yaşayabileyim,” dedim fısıltıyla. Duyuyordu, biliyorum. “Nefes al ki yaşayabileyim, yaşa ki karanlık bir daha hiç olmasın,” dedim, umuduma tutunup kokusunu içime çektim.

“Sen küçük ellerinle tozuma toprağıma bakmadan gelip elimi tutmuştun. Sıcaklığın, dokunuşun,” dedi gülümseyerek.

Dursun girdi içeri. Dursun'un kaşı patlamış, kan sızıyor. Alim’in eller kan içinde. Elimde tabak, alışıldık bir durumdu, paniğe gerek yoktu.

“Ben Alim’le dertlerimi paylaştım. Bekir’le kelimelerimi! Sen benim ruhumun yarısıydın, hâlâ öylesin. Kokunda huzuru buldum. Uykularım seninle pembeydi. Ben seninle hayata tutundum koca kafalı! Ama sen beni durmadan çocuk gibi azarlayıp durdun.''




















2016/03/02

Köle Kitap Yorumu



Köle - Işıl Parlakyıldız
Puanım 5/3
Kudretli bir prensin bir köleye duyduğu tutku... Bir kölenin efendisine olan aşkı...

Veliaht Prens Edward, yatağını nice kadınlar süslerken, aradığı tutkuyu kölesinin gözlerinde bulduğunda âşık olabileceğini hiç düşünmemişti. Aslında Prens Edward'ın aklını kurcalayan sorunun yanıtı gayet basitti: İkisi de sadece bedenlerinde özgürdüler. Ne Edward bir prensti ne de Jaymie bir köle... Dudakları, gözleri, elleri özgürce konuşuyordu. Sevişmeleri, birbirlerine haykıramadıkları, söylemek isteyip susmak zorunda kaldıkları cümlelerdi.

Her istediğini elde etmiş bencil bir prens, bir kölenin aşkıyla baş edebilecek mi? Aşkları için geleneklere karşı savaşırken engelleri aşabilecekler mi? Kaybedişi, intikamı ve pişmanlığı yaşarken sevgileri yeniden doğru yolu bulabilecek mi? Şehvetin, masumiyetin ve acının derinlerinde; aşkın her hâlini anlatan bir hikâye...

Nedendir bilinmez ama yerli yazarları okurken sıkıntı yaşıyorum. Gerçi bu denk geldiğim kitaplar ve yazarlarla da ilgili olabilir. O yüzden çok tercih etmiyorum. Bu kitabın beğeneni o kadar çoktu ki denemek istedim. Ayrıca prenslerin, sarayların olduğu coğrafyalarda ki aşk hikayelerini şimdiye kadar çok beğendim. 

Bu kitaba başladığımda beklediğim son şey bir distopyaydı. Yazar, okunanlar üzerinden kurguladığı aşk hikayesini distopyaya uyarlamış. Başka var mıdır bilmiyorum ama benim bir yerli yazarda ilk okuduğum distopya çalışmasıydı. Bu açıdan değerlendirirsem tutarsızlıklar çok olmasına rağmen fena değildi. 

Hikaye büyük felaket sonrası Amerika'da geçiyor. Her ülke kendi içinde Amerika'ya biat etmiş, kendi yönetimleri olsa da esas güç Amerikan Kraliyeti.. Şimdi dünyada felaket olsa insanların kraliyet sistemine geri döneceğini düşünemiyorum. Bu yüzden ana mekanımız Amerika Sarayı ve karakterimiz Prens Edward çok yoğun bir hayal gücü gerektiriyor. Zaten kitap aşk üzerine olduğundan her ne kadar politik konulara değinse de çok önemli değil bu boşluklar diyebilirsiniz. Şahsen ben öyle yaptım.

Prens Edward, dünyayı yönetmeye hazırlanan, çok güçlü, kesinlikle karakterli, kızların gözdesi ve tabii ki çok yakışıklı bir erkek. Kitabın uzun bir kısmında oluşan karaktere bayıldım. Her ne kadar kendince şımarık ve her istediğini elde etmeye alışık olduğundan dolayı aşırı tepkileri olsa da, ee modern prens karakterleri Christian'ları vs okuduğumuzda yadırgamadığımızdan dolayı bunda da yadırgamadım. Adam sonuçta dünyayı yönetiyor ne olmuş sofrayı devirdiyse yada aşkı için savaşırken aşırı kaçmışsa dedim.

Bundan sonrası spoiler içerir.

Jaymie ise ailesi öldükten sonra, büyükannesinin yanına saraya gelmiş hizmetçi bir kız.. Annesinin laneti olan güzelliğini aynen almış olan Jaymie kızkardeşi ve kendisinin özgür kalabilmesi için üniversiteye hazırlanıyor. Güzelliğini saklamak içinde kendini şişman tulumların altına gizliyor. Prens'in özel hizmetçisi olduğundan dolayı, her huyunu, zevkini ve yaşamının tüm detaylarını bilip, özel hayatının tüm detaylarını programlıyor. Aralarında saygılı bir ilişki mevcut..

Buraya kadar her şey çok güzel. Tabii ki kötü kalpli kraliçe olmasa olmazdı ki kurguda mevcut. Prens Edward'ın suçlanması için bir gece ona bir cariye gönderiyor. Bu cariye Jaymie'nin 15 yaşında ki kız kardeşi.. Kraliçe'ye hayır diyemeyen Jaymie, kardeşi yerine kendi geçiyor ve bundan kimsenin haberinin olmayacağını düşünüyor. Kraliçe'nin şikayeti sonrası, Prens'in kiminle olduğu araştırılıyor ve Jaymie kendisini nasıl değiştirdiğini anlatıyor. 

Aşk ve ana hikayemiz bu şekilde başlıyor. Bundan sonra bir süre her şey peri masalı gibi gidiyor. Jaymie, kendisinin prense layık olmadığını onun sadece kölesi olabileceğini söylüyor. Aşkına karşılık alamayan Edward, hırçınlaştıkça bir şeyleri deviriyor ve kıza baskı yapıyor. Öyle ya da böyle ilk 400 sayfayı çok sevdim ve su gibi aktı gitti. 

Yazarı kesinlikle tebrik etmek gerekir derken, Jaymie'nin saraydan kaçması ve bulunması sonrası Edward'ın dönüştüğü karakter inanılmaz. Yok artık buda olamaz derken, kıza yaptığı eziyetlerin artması.. Kesinlikle nefret ettim. En sonunda affedilmesi ise kabul edilemez.

Sonuçta çift karakterli, şımarık, her istediğini elde eden bir prensin aşkı da malı gibi görmesi ve kullanmak istemesi şaşırtıcı mı bilmem ama ben kadın karakterin pasifliğinden tiksindim. Prense aşık olabilir ama kabul etmeliyiz ki bir erkek o kadar güçlü ve zengin olmasa kurguda bile kimse yaptıklarını hoş görmez.. 

''Mutlu musun?'' dedi Edward. Jaymie ne diyeceğini bilemedi. Mantığı evet demesini söylerken yanıldığını anlaması uzun sürmedi.
''Evet.'' dediği anda Edward elindeki bilgisayarı fırlattı ve bilgisayar duvarda parçalandı..
''Mutlu olmanı istemiyorum.'' ... '' Canım yanıyor. Sen mutluyken canım yanıyor.''

Toplamda 744 sayfa olan kitap fazla uzatılmış. Bazı yerleri hiç olmayabilirdi. Sonuçta, iyi düşünülmüş bir kurgudan ortalama bir hikaye çıkmış. Ancak yarattığı duygusal kurgu o kadar başarılı ki ne kadar kızsam da okurken elimden bırakmadım ve çok kısa bir sürede okudum. Yazım dilide biraz devrikti. Daha akıcı olabilirdi.

İkinci kitabını da yazacakmış yazar. Ana karakterleri bu sefer çocukları olacak. Muhtemelen okurum ama kitabı bitireli aylar olmasına rağmen bazen sahnelerin etkisinden hala çıkamadım.






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Online Okuyucular;