2016/05/18

Duygu Kitap Yorumum


Duygu - Işıl Parlakyıldız
Puanım 5/4
Anne sıcaklığı , baba emniyeti olmayan bir dünyada ayakta kalmaya çalışan kırılganlık abidesi Duygu… 

Üç yoldaşı vardı onu taşıyan. "Develerim" diyordu onlara. O develer ki İstanbul'un en arızalı tipleriydi. Her ne kadar bela makinesi olsalar da Duygu için tek gerçek vardı : "Bekir candı, Ali kandı, Sedat aşktı".

Ve hayat onlar için bir duadan ibaretti. İyiyim… iyiyiz… biz hep iyi oluruz. Güçlü olmayı en zorlu yollarda öğrenmiş dev bir çınardı Sedat. Hayatta yorulmuş, aşktan çoktan vazgeçmişti. 

Yüreğini ördüğü çelik duvarlar arasına saklamış acımasız bir adamdı o. Acılarla atılmış düğümlerin arasında filiz verebilir miydi aşk? Meleği şeytana döndürüp, şeytanın ruhunu ele geçirebilir miydi aşk?

Yorumları takip edenler bilir ki türk yazarları nadiren okurum. Yazarın okuduğum ikinci kitabı. Çok eğlenceli ve garip bir yazım tarzı var. Kapağını açtım ve kapatamadım resmen.. Her ne kadar çok eğlenceli bir karakter olan Duygu tarafından yazılsa ve develer sayesinde gittikçe genişleyen ailenin her karakteri ayrı çatlak olsa da, bolca dramı da içinde barındıran bir kurgu olmuş.

Gerçi kurgu derken, yolda develere rastlayabilirim gibi hissettim okurken.. (Develer Duygu'nun hayatı olan Ali, Bekir ve Sedat bu arada..) Yada komşuları bizim komşular olabilir. Sanırım bu içten dili sayesinde okutuyor kendisini yazar. Ben aslında Ali'm kitabını merak ettim ancak baktım ki bu kitabın ikincisi, o halde buna bakalım önce dedim iyide yaptım.

Kurguda beğenmediğim, gözüme takılan ya da Köle gibi beni rahatsız eden bölümler oldu zaman zaman. Gerçekten arıza karakterlerden bahsediyoruz ama çok sevdim bu karakterleri.. Belki de onun için rahatsız etmiş olabilir beni.. Tamam birbirlerini sevginin her türünde koşulsuz kabul etmeleri çok güzeldi ve yazar bunu kelimeleri ile sürekli vurguluyor ama.. Ağzını burnunu kırarım, kırsın zaten ben ona kızamam ki tarzı yaklaşımlar rahatsız ediciydi. Gerçeğe dönüşmese bile.. Çok fazla şiddet içeriği barındırıyor ülkemizin genelinde gerçekte var olduğu gibi.. Ya da yine bana dönecekse ağzının kiri der geçerim. Ne demek şimdi bu diye ara ara celallendim.Yani evet sahiplenilmek istiyoruz ama bunun yolu bu mudur? Muhtaç olmanın sınırı var mıdır?

En komiği de Duygu'nun okuduğu kitap diye yazarın kendi kitaplarının tanıtımını yapması.. PC.Cast kitaplarında ki karakterlere Nora Roberts okutur ve onlar üzerinden yazara yapılan eleştirilere cevap verir. Sayesinde bir kaç Nora kitabı okumuştum. Bizlerinde bu bilince ermesi gerektiğini düşünüyorum. Yabancı yazarlardan yine denk geldiğim, başka yazarların kitaplarını arada öven kurgular mevcut. Belki de o bilince geldikleri için onları daha çok okumayı tercih ediyorum.

Konusuna gelince, nereden tutsam spoiler olur ancak biraz bahsetmek istiyorum. Öncelikle Duygu saftiriğin önde gideni olduğunu söylüyor ama bence bu yazarın bizleri çok saf sanma yanılgısı ile oluşturduğu bir karakter hatası.. Hadi canım 7 sene Sedat'la birlikte olup sana aşık olduğunu nasıl anlamazsın. Hadi öz güven sorunun var kabul edelim, kendin aşık olduğunu nasıl bilmezsin, hadi onda da salaksın, ee duyar duymaz nasıl oluyor bu yakınlık, hiç aklına gelmemişken.. Böyle sorguladığım, boşluk olan ve tam oturmayan çok sahne var diğer kurgusu gibi ancak bunlara takılmadan, gelişine okursan rahatça akıp gidiyor hikaye..

Neden 4 puan o zaman derseniz, tamda bunun için, bu kadar kusur bulabiliyorken bir çırpıda okuyabilmemden dolayı 4 puan, yazarın kendi reklamını yapma kısmı olmasa 5'te verirdim. Sedat karakterini çok sevdim. Yaa böyle bir aşka sahip olsam tadında değil de, umarım bir yerlerde bu yüreğe sahip adamlar vardır tadında.. Nedenini okuyunca sizlerde anlayacaksınız. İlk başlarda, Duygu'nun develerle olan ilişkisine bir hayırdır diye bakmıştım ama sonra benimsediğimi gördüm. 

Kısaca kurgudaki karakterleri çok sevdim, yazarın mantık hatalarını okurken görmedim ve beğendim. Kitabın yine gereksiz uzatıldığını düşünüyorum ama gereksiz uzayan kısmı başındaydı bana göre.. Sona geldikçe bitmesin istedim..

Alıntılar
Aramızdaki fazlalığı ben hep Senem olarak görmüştüm, ama asıl fazlalık olan bendim. Sedat onunla bir ömür paylaşmak istiyordu ve ben aralarında yer alıyordum. İster isteyerek, ister istemeyerek! Kimdim? Sıfatım neydi? Kardeş? Anne? Sevgili? Değildim. Hiçtim. Onların hayatına bir sokak kedisi gibi girmiştim. Korunmaya ve yuvaya muhtaçtım.

Uykunun kollarında öyle dertsiz, tasasızdım ki bence uyku Allah’ın insanlara verdiği en güzel hediyeydi. Ölmenin huzuruna inansam çoktan kendimi öldürür ve huzur bulurdum, ama ben neye inanıyordum ki?

“Biraz evvel Sedat, Duygu eve dönmezse, kafana sıkarım dedi. Arabada bizi bekliyor.”
“O senin kılına zarar vermez.”
“Verir Duygu, çünkü canı yanıyor. Sen onun canısın.” 
“Sen de onun kafasına sık o zaman.”
“Sıkamam, çünkü benim de canım yanıyor. Sen benim de canımsın. Tek yapabileceğim namlunun ucunda diz çökmek olur. Karar senin, ya şimdi bizimle eve dönersin, oturup konuşuruz ya da yarın gazetelerden okursun.”

Sevginin adı yoktu, bir isme ihtiyacı yoktu. Bizimkisi bir kardeş, bir anne, bir abi, bir baba sevgisi olarak adlandırılamazdı. Aşksa bizim bağımızın yanında çok hafif kalıyordu. Belki de ben öyle hissediyordum, ama sevgi hissedilirdi ve Sedat’ın beni gerçekten sevdiğini biliyordum.

“Lan bana bak! Efendilik ettik, sustuk! Bir daha ona parmak bile kaldırırsan seni Trabzon’a gömerim. Kime vuruyorsun lan sen! O artık sizden çıktı, sen kardeşine değil, Bekir’in karısına vurmuş oluyorsun ki buna izin vermem!”derken Durmuş ve Alim onu zor tutuyordu. Sedat bağırıyor, Alim yine sırıtıyordu. Psikopat ya!

“Duygu kızım, kavga mı ettiniz?” dedi direkt.
“Evet, Gül Abla! Öldürme diyorum şu adamları, beni dinlemiyor. ”

“Yaşa ki yaşayabileyim,” dedim fısıltıyla. Duyuyordu, biliyorum. “Nefes al ki yaşayabileyim, yaşa ki karanlık bir daha hiç olmasın,” dedim, umuduma tutunup kokusunu içime çektim.

“Sen küçük ellerinle tozuma toprağıma bakmadan gelip elimi tutmuştun. Sıcaklığın, dokunuşun,” dedi gülümseyerek.

Dursun girdi içeri. Dursun'un kaşı patlamış, kan sızıyor. Alim’in eller kan içinde. Elimde tabak, alışıldık bir durumdu, paniğe gerek yoktu.

“Ben Alim’le dertlerimi paylaştım. Bekir’le kelimelerimi! Sen benim ruhumun yarısıydın, hâlâ öylesin. Kokunda huzuru buldum. Uykularım seninle pembeydi. Ben seninle hayata tutundum koca kafalı! Ama sen beni durmadan çocuk gibi azarlayıp durdun.''




















2016/05/15

Fahişe Kitap Yorumum



Fahişe - Laura Lippman 
Puanım 5/5

Heloise Lewis, oğlunun hiçbir okul etkinliğini kaçırmayan, kimsenin pek hatırlamadığı bir işi olan, sade görünümlü bir anne ve mahallenin en genç dulu. Fakat aynı bölgenin gizli otel odalarında o hayallerinizin kadını tabii ona saatlik ücretini ödediğiniz sürece.

Şimdi, tam on yıl sonra, dört bir yanı kuşatılmış durumda. Onu şaşırtmacalı sorularıyla boğan eski ihmalkar muhasebecisi, imalarıyla onu diplere çeken tehlikeli bir adam ve güvenini bir bir sarsan çalışanları. 


Yakın civarda bir kenar mahalle patroniçesi arabasında ölü bulunduğunda gerçek tehlike başlamıştı. Bu bir intihar mıydı yoksa cinayet mi? Doğru düzgün eğitim almamış, gerçek anlamda ailesi ve arkadaşı olmayan Heloise, hayatını yeniden kurmak zorunda bir kez daha. Ortadan kaybolmak işin kolay kısmı. Asıl mesele, yeni bir hayata başlayacak kadar uzun yaşamak.

Yazarın anlatımını çok beğendim. Geçmiş ve bugün arasında gidip gelen ve bunu doğru zamanlama ile başaran, bir yandan suç ve gizem unsurları barındıran diğer yandan ise, sıradan yaşamı konu alan muhteşem bir hikaye olmuş.

Doğduğunda ona verilen isim Helen olan ancak sonra kendi seçimi ile Heloise ismini alan bir kadının, hayatında ki erkekler nedeni ile fahişelik yapmaya başlaması, bir çocuk sahibi olacağını anlayınca hayatını yoluna koymak adına köklü kararlar vermesi ve sonra kendi seçimi ile fahişeliğe devam edip ikili bir hayat yaşamaya başlaması anlatılıyor. Gerçi Helen bunun kendi seçimi olmuyor.

Pasif bir anne ile agresif bir babaya sahip olan Helen, 16 yaşında iken okul notları çok iyi olmasına rağmen (hatta iyi olduğu için) babası tarafından çalışması içi baskı görüyor. Hem okul hem iş arasında gidip gelirken aşık olduğu Billy ile kaçmaya karar verince kendini bir kulüpte dansçı olarak buluyor. Uyuşturucu bağımlısı erkek arkadaşından kurtulmak için şeytanla (Val) anlama yapıyor ve kendini asla ödeyemeyeceği bir borcun altına sokarak fahişelik yapmaya başlıyor. 

Hamile kalıncada Val'den kurtulup kendi eskort ajansını kuruyor. Ancak oğlu 12 yaşına geldiğinde geçmişinde ki kızların öldürülmeye başlaması ile işi bırakma zamanı geldiğini anlıyor. Tek sorun bunu yaparken hayatta kalmayı başarması.. Öyle aksiyon gerilim tadında değilde salt olanların anlatıldığı bir kurgu olduğu için çok beğendim. Helen asla başından geçenleri dramatize etmiyor. Gerçi sürekli birilerini suçluyor ama hangimiz yapmayız ki.. En sonunda ise en .ok suçladığı annesinin yaptığı aynı hataları yapmış olduğunu keşfediyor.

İsmine rağmen içinde cinsel sahneler barındırmayan, zihni yormayan ve hayatı farklı yaşayan insanların bakış açısını yansıtmaya çalışan güzel bir hikaye okumak isteyen herkese tavsiyemdir.







2016/05/13

Kitapçı Dükkanı Kitap Yorumu


Kitapçı Dükkanı - Deborah Meyler
Puanım 5/4

İdealist biri olan Esme Garland, kazandığı saygın burs ile Kolombiya Üniversitesi'nde eğitim almak için Manhattan'a taşınır. 

New Yorklu Mitchell, çekici görünüşü ve yakışıklılığıyla Esme'nin kalbini çaldığında hayat muhteşem görünüyordu. Ta ki Esme'nin düzenli planında ufak bir sorun çıkana kadar... 

Esme, Mitchell'a hamileliğini açıklamak için bir fırsat bulamadan, Mitchell ona, özel hayatlarının artık eskisi kadar heyecan vermediğini söyleyecek ve her şey bitecekti. 

Bebek bezinden, gaz çıkarmaya kadar her şeyde uzmanlaşmakta kararlı olan Esme, bir kitapçı dükkânında çalışmaya başlar ve orada, dükkânın sahibi George ve yöneticisi Luke ile teselli bulur. Hayallerinizden vazgeçmeden, hayatın gerçekleriyle yüzleşmek üzerine yazılmış, baştan sona cesur ve keyifli bir hikâye.

Hayallerinizden vazgeçmeden, hayatın gerçekleriyle yüzleşmek üzerine yazılmış bir hikaye iddiası ile satışa sunulan ve tabii ki en büyük ilgi alanım olan kitapçı dükkanında geçen bu kitabı çok büyük bir merakla ve mutlulukla aldım. Okurken hikayenin özünü beğensem de zevk aldığımı söyleyemeyeceğim ancak.. Bunun en büyük nedeni ise yazım hataları, devrik ve yanlış cümleler.. 

Ana karakter sanat tarihi öğrencisini olduğundan dolayı pek çok bilmediğim kelime mevcut, günlük konuşma ve kendi düşüncelerinde bile, bu da ana karakteri kasvetli bir karakter haline getirmiş. Konunun akıcılığı kesinlikle bu hatalardan dolayı kaybolmuş.

Peki kurguyu çok sevdiğim için mi devamını okudum diye sorarsanız, çok enteresan bir kurgusu yoktu. Ancak bazı karakterler ve konular çok güzel yakalanmıştı. Evsizlerle arkadaşlık etmesi ve ön yargılarının kırılması, hayatımızda ki küçük nezaketlerin, mutluluğu bize hatırlatması gibi.. Özellikle kitaplar üzerine geçen konuşmalara ve The Owl Kitapçı Dükkanında ki karakterlere bayıldım. Genel tarzı Maeve Binchy'yi hatırlattı bana.. Zaten onun romanlarının da her ne kadar sıradanlığını sevsem de dilinden haz etmem.

Esme, ingiliz bir kız olarak bursla geldiği New York'ta, Michelle ile tanıştıktan sonra çok fazla arkadaşa gerek duymuyor. Michelle ise, doyumsuz, zengin, yakışıklı, karanlık bir ruh haline sahip ve inanılmaz bencil, aristokrat bir aileye sahip, depresyonda, oyunbaz, flörtöz ve sayabileceğim bir sürü iğrenç özellikleri karakterinde toplamış bir erkek.. 

Yanlış anlaşılmasın, kızı hamileliğinde yalnız bıraktığı için bu kadar vasıfsız olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta, gebeliğin sonlanmasını istemişti ve bu olmayınca Esme'yi yalnız bırakabilir. Çocuk sorumluluğu istemeyebilir, bir kaç haftalık kız arkadaşı ile evlenmek istemeyebilir, bunların hiç biri sorun değil. Sorun gerçekten bu özellikleri üzerinde taşıması..

Esme karakterini de sevemedim, erkeklere zamk gibi yapışan kızlardan olmasa da hiç gururu yok. Bu adam ne yaparsa yapsın ama ben seni seviyorum, seni kurtarabilirim diyor. Senin beni kurtarmana ihtiyacım yok cevabı da kalbini kırıyor. Yani kitabın ana hikayesinden çok yan hikayelerini sevdim.

Dikkatinizi çekmiştir ki dört puan verdim. Kesinlikle zaman kaybı olmadı benim için bu kitap ve okunabilir. Ama o yazım hataları, yanlış çeviriler olmasa belki zevkle de okunabilirdi.

Alıntılar


“Helva ve Türk Lokumu,” diyor. “Bunlar Sevinç’in getirdikleri. Ve inanılmazlar. George rafine şeker ya da doymuş yağ yemez ama Sevinç’in şekerleri için bir

istisna yapar.”
“Senede bir kere, İstanbul’daki Kapalıçarşı’dan biraz helva ki helvanın besleyici değeri de var. Ne yapacaksın, dava mı edeceksin beni?”

“Onlar benim hayatım. Bu kitaplar benim tüm hayatım.”

“Prospero’nun güçlerini elinden almak istediğinde Caliban ne der bilir misiniz? ‘Unutma, önce kitaplarını alacaksın; onlar olmadı mı o da benim gibi dangalağın biridir.’ ”
“Bir an geliyor ki artık kitaplara ihtiyaç duymuyorsunuz, çünkü hepsi burada oluyor.” Kafasına dokunuyor. “Senin için de öyle. Elinde Fırtına olmasına gerek yok. Prospero senin kafanın içinde. Şanslı kızsın.”

“Mitchell’ın sergilediği acıklı oyunuydu. Bir fırsatını bulup yapacağını biliyordum. Yaptı ve bitti.” “Konuşma fırsatım olmadı. Ama işte benim düşüncem. Bebeğin babasının o olduğunu biliyorum. Ama bence kaç kurtar kendini.”

''Luke, eğer ölürse, annesi tarafından asla kucağa alınamayacak ve ben onu asla göremeyeceğim, asla bebek gibi kokamayacak, asla gökyüzünü göremeyecek ya da bir çiçeği ve ben asla onu göremeyeceğim, Luke, asla göremeyeceğim...”

Bazı zamanlar hayatta olduğunuzu daha fazla hissedersiniz, yaşamanın korkunç olduğundan değil de muhteşem olduğundan acı verici olduğunun farkında olarak.

Birini sırf etrafını saran dikenli tellerin arasından yaralı kalbinin, ta içini gördüğünüz için sevebilir misiniz? Ama ya bu bir hataysa? Ya kendinizi riske atıp tüm o vahşi telleri aştığınızda karşınıza çıkan cevher çekingen bir iyilik değil de, daha büyük zalimlik çıkarsa?

“Şunu kesebilir miyiz? Sana seni sevmediğimi söylüyorum, Esme, seni hiç sevmiyorum ve sen bana yardım etmeye çalışıyorsun. Sanki Florence Nightingale’i sinirlendirmeye çalışıyorum.”

Bu altın bir an. O mükemmel. Tüm anneler bunu söyler. Tüm bebekler öyledir.

Sonraki günlerde anlıyorum ki en iyisi kabullenmek. Kendimizi her zaman gidilen yoldan yönümüzün çok da önemli olmadığı yola alıştırmak en iyisi. Bir başkası için oradasınız siz. En kolayı buna direnmemek, boyun eğin gitsin, razı olun, uyum sağlayın, sevin.

Her saat bunun gibi içimizde yardımseverlik ve cömertlik olduğunu kanıtlayan milyon, trilyon tane şey oluyor olmalı, farkında varmadığımız küçük nezaketler. Varlığımızı sevgiden yakalıyoruz, onu alıp vermekten. Geri kalan her şey çok yetersiz.

Bilmiyorum hem bebeğinizi kendi sütünüzle besleyip hem de aşk hakkında yeni bir şey öğrenmemeniz mümkün mü? Aşk, vermek demek, bir şeyin taşması demek, kendini boşaltması sayesinde tekrar dolan bir taşma.









2016/05/11

Toz - Sam Hawkins Kitap Yorumum



Toz - Sam Hawkins
Puanım 5/5

Dönüp baktığında, ondan geriye 
bir avuç toz kaldığını gördü... 
Bu bir hayal miydi? 
Yoksa bir kâbus mu? 

Olağanüstü yetenekleri yüzünden odasına kapatılmasının üzerinden tam altı hafta geçti. Annesine göre Genie, şeytan tarafından ele geçirilen, günahkâr bir kızdı ve normal bir yaşamı hak etmiyordu. 

Herkesin korktuğu güçleri, Genie'ye kaybolan çocuklara dair imgeler göstermeye başladığındaysa, her şey daha garip bir hal aldı. Genie, cevapları aramak üzere çıktığı yolda, var olmaya dair yeni ve hepsinden daha önemli bir soruyla karşılaşacaktı: Bedenlerimizin dışında bir yaşama başlamak mümkün müydü?

Tanıtım yazısını okuduğumda aklımda oluşan senaryolarla hiç bir benzerlik göstermeyen bir kurguya sahip. Daha fantastik bir kurgu bekliyordum, içinde barındırdığı astral seyahat tarzı güçlere sahip bir kızı anlatmasına rağmen fantastik değil bilim kurgu tarzında yazılmış. Repossession serisinin ilk kitabı ki zaten öyle bir yerde bitti ki devamı gelmek zorunda..

Yazar, teşekkür notunda her yıl Kanada'da kaybolan 12000 çocuktan haber alınamadığını ve bu istatistik üzerine bu hikayeyi kurguladığını söylemiş. İnanılmaz bir rakam, on iki bin çocuk sırra kadem basıyor. Bu bilgi ışığında okuduğum kurgu daha inanılır geliyor. Başlarına gelenler bire bir olmasa da, deneyler için kullanılma ihtimalleri yüksek.

Hikayenin konusuna gelirsek, Spurlake adında ki küçük bir kasaba da neredeyse her hafta bir çocuk kaybolmaya başlıyor. Rahip ve gönüllü insanlar her hafta toplanıp dualar ediyor ve arama hatları, gönüllü araştırma ekipleri kurulsa da ne polis ne de herhangi biri bu konuda fikir sahibi.. 

Ana karakterimiz Genie, ailesinden gelen özel güçlere ve nefret dolu bir anneye sahip. Munby soyundan geliyor ki bunun anlamı henüz tam olarak açıklanmasa da bir şekilde insanlar lanetli olduğuna inanıyor. Rahibin annesine kızının şeytanın gelini olduğunu söylemesi üzerine, odası bir hücreye çevriliyor ve orada bir çeşit işkenceye maruz kalıyor. 

Sevgilisi ve kahramanı Rian ise, onu kurtarıyor. Birlikte kaçmaları büyük bir sel olayına denk geliyor. Zor hayatta kalsalar da kaçışları kolaylaşıyor. Bu ikili, Ganie'nin özel güçlerinin de yardımı ile kayıp çocuklarla ilgili çok önemli bilgilere ulaşıyor ve sıranın kendilerinde olduğunu öğreniyorlar. 

Kimseye güvenemeyecek olan 15 yaşında iki çocuğun, hayatta kalma ve gizemleri çözme mücadelesine bayıldım. Kurgu son derece gerçekçi ancak bir o kadar da akıl almazlık sınırında kalmış. Çocuklara neler olduğu ile ilgili tanıtımda bir şey yazmamışlar ben o yüzden kendim okurken inanılmaz zevk aldım. Size de özellikle anlatmadım ki aynı zevki alabilin. Bu arada konuyu anlattığım bölüm için spoiler vermedim zaten ilk 30 sayfa içinde bunları vermiş. Yazarın anlatımı inanılmaz akıcı, sırada ne var acaba derken kitap bitiverdi. Serinin devamını heyecanla bekliyorum.

Alıntılar 
Fanatik kadınlar kapısının önüne gelip ona tükürüyor, küfürler savurarak
bağırıyorlardı. Kadınlardan biri yemek getirdiği sırada Genie’nin kolunu yakalayıp kızgın bir haçla Genie’nin çıplak kolunu dağlamaya çalıştı. Yüzüne karşı, “Şeytanın fahişesi!” diye bağırıyor, bir cadı gibi yakılması gerektiğini söylüyordu.

“Bilimkurgunun sorunu ‘insanların her şey için bir çözüm olduğuna inanmalarını' sağlaması. Oysa öyle değil. Işınlanmayı ele alalım. Bu düşündüğün sadece sihir. Gerçekleşmesi mümkün değil.''

“Tanrı’yı bu işe karıştırmayın. Beni oraya kapatan, o insanların bana lanetler okuyup tükürmesine neden olan da Tanrı’ydı.”

“Ama dokunamayız, seni hissedemem. Rüzgârı ya da yağmuru hissedemeyiz. Hiçbir şeyin kokusunu alamayız. Ve biliyorum, bu aptalca ama bir şeyleri hissedebilmeyi çok özlüyorum,Rian. Biz sadece varız. Bunu açıklayamam. Yapabildiğimiz birçok süper şey var ama senin nasıl koktuğunu bilmiyorum.”

“O benim başıma gelen en güzel şey. Beni seviyor. Bende onu seviyorum, anne. Bana istediğin kadar bağır, benden nefret et. Ama ben seçimimi yaptım.”

Şu anda Fortress’te yaptıkları şey, bu bilim insanlarının başardıkları şeyler kadar önemli. Bilimin yüzde doksanı deney, yüzde onu ise şanstır. Eğer Fortress bu başarıyı kamuoyuna açıklarsa, kesinlikle Nobel ödülünü alır.”

Anlaşılan, Doktor Frankenstein yarattığı canavarı sevmişti.






2016/05/10

Değerli Şeyler - Raine Miller Kitap Yorumum


Değerli Şeyler - Raine Miller
Puanım 5/4
Birbirini tamamlayan bir çift. Sahip oldukları sevginin ne kadar değerli olduğunu anlayan bir karı-koca. Huzura varmak için en karanlık korkularla yüzleşmeye hazır iki âşık.

"Sana havaya ihtiyaç duyar gibi ihtiyaç duyuyorum. Sen benim havamsın, Brynne."

New York Times Bestseller Blackstone serisinin dördüncü kitabında Ethan ve Brynne, zor elde ettikleri aşkları için savaşmak ve mutluluklarını korumak üzere geri dönüyor…

İtalyan sahilindeki rüya gibi balayılarından dönen Blackstone ailesi, değerli bebeklerinin doğumu ve yeni bir ev kurmak için hazırlıklara başlamıştı. Ancak geçmişten gelen bir hayalet ilişkilerinin temelini sarsacak, böylece her şey birbirine girecekti. Ethan ve Brynne birbirleri için her zamankinden daha fazla savaşmak zorundaydı.

"Mükemmel seriye hem tutkulu hem de duygusal olarak oldukça güçlü bir son…"
-Vilma's Book Blog-

"Yazım tarzının eşsiz, içindeki aşkın unutulmaz olduğu Blackstone serisin bu son kitabını çok sevdim…" -Booklovers for Life-


Bu seriyi benzer seriler arasında daha zayıf olarak değerlendirmiştim ancak son kitabını da tabii ki okudum. Aslında yazımı ya da kurgusunda sıkıntı yok ama okurken ben gerektiği gibi duygu almıyorum. Bu karakterleri ile de alakalı olabilir. Beğenmedim değil, beğendim ama çokta benimsemedim.

Son kitaba gelirsek, bunu diğerlerinden daha fazla beğendim. Hayatta ki en önemli kavramın sevgi olduğu ve mutluluklarla ilgili yazılmış. Ancak kendi içinde kopukluklar var. Mesela geçmişe bağlanmaya çalışılan kısımlar ve günlüklerin amacını çözemedim. Onun dışında yine güvenlik sorunları oldu ki bu çok dramatize bir halde uzatılmadığı için sevdim. 

En beğendiğim kısım, geçmişle yüzleşme ve yükünden kurtulmalarıydı, her ikisi adına da.. Bir de Ethan'ın babalığını görmek istedim. Bebeklerinin gelişini beklemeleri çok şekerdi. Sonunda mutluluk bulaşıcıymış gibi çevrelerinde ki insanlarında bir şekilde mutlu olmalarına bayıldım. 

Yazar kitabın sonunda son yazmak istemiyorum, şu anda rahat bıraksak ta, Ethan ile Brynne'ın hikayesine ileride geri dönebiliriz demiş. Bu da aşk kitabı serileri için farklılık olur. Zaten neden evlenince hemen hikaye biter anlamam, hayatta asıl hikaye ondan sonra başlamaz mı? Bence bu çocukluğumuzun masallarından gelme bir öğreti.. Yakışıklı prens, güzel prensesi öpünce masal biter ve sonsuza kadar mutlu yaşadıkları düşünülür.. 

Alıntılar
Gelecekle ilgili endişelenilecek tonla bokluk vardı. Bir insana âşık olmak her şeyi değiştiriyordu. Bunu öğreniyorsunuz, tabii olan olduktan sonra, çünkü kaybedeceğiniz biri yokken, hakkında endişelenmeniz gereken hiçbir şeyin olmadığını çabucak fark ediyorsunuz.

Açığa vurduğu şey beni şoke etti. Söylediği şey yüzünden değil ama uykusunda, hatta bilincinin bulanık olduğu rüyalarında bile kadınımın hemen orada olup beni sevdiği gerçeğiydi. Bana karşı olan ilgisini ve endişesini her zaman gösteriyordu.

Kaderin benim için ne planladığının bir önemi yoktu, onun gitmesine asla izin veremezdim.

"Brynne, bebeğim... Korkmanı ya da üzülmeni istemiyorum, tamam mı? Seni seviyorum ve şu anda mutluyum. Çok, çok mutluyum... çünkü seninle birlikteydim... ve seni sevdim. Burada olmaya devam edeceğim, sadece seni ve
küçük Laurel-Thomas'ımızı başka bir yerden seviyor olacağım."

Beni tanımlayan şeyler fiziksellikten çok daha fazlasıydı ve geçtiğimiz yıl içinde kendimle ilgili şeyleri keşfederek olgunlaşmıştım. Ve sevmeyi öğrendim. Fakat en önemlisi, kendime sevilme izni verdim.

Karanlık saatlerde, Brynne hep benim ışığım oldu. Sevgilim içimdeki hırpalanmış ruhu gördü ve beni özgür bıraktı.


2016/05/09

Bellek - Jennifer Rush Kitap Yorumu


Bellek - Jennifer Rush
Puanım 5/4
Anna, Şube'den Sam, Cas ve Nick'le birlikte kaçtıktan sonra saklanarak ve Sam'in kurallarına uyarak hayatta kalmayı öğrenmeye çalışır: Dikkat çekme. Her zaman yanında silah taşı. Bulunduğun yeri tanı. Arkanı kolla. 

Anıları su yüzüne çıkmaya başlayan Anna çocukluğundan biriyle karşılaşınca sadakati sınanır. Bu, Şube'nin bir oyunu mudur yoksa Anna'nın sürekli umut ettiği kavuşma mı gerçekleşiyordur? Tüm cevaplarsa daha büyük bir sorunun arkasında gizlidir: En başında Anna'nın anıları neden silinmiştir?

"Gelişmiş teknoloji ve büyük bir devlet komplosu okurları soluksuz bırakacak." 
-School Library Journal-

"Kimlik karmaşası, gizem ve hız kesmeyen bir aşk hikâyesiyle tamamlanan, kalp atışlarınızı hızlandıracak Bellek, elinizden bırakamayacağınız bir macera sunuyor." 
-Lissa Price-

"Bu gerilim romanı, okurları koltuklarına yapıştıracak. Kesinlikle sürükleyici bir hikâye." 
-Kirkus Reviews-

"Serinin ikinci kitabında macera tavan yapmış. Romantizmin yanı sıra aile ilişkilerinin ön plana çıkması okuru derinden etkileyecek." 
-Booklist-

"Sırlar, şaşırtmacalar ve ihanetlerle dolu bir gerilim. Bayıldım. Bir sonraki kitabı sabırsızlıkla bekliyorum."
-Kim Harrington-


Serinin ilk kitabı olan Amnezi yorumumu okuyanlar bilir ki kelimenin tam anlamıyla bayılmış ve büyük bir sabırsızlıkla bu kitabı bekliyordum. Bu kitap ilk başlarda daha durgun başlasa da, aksiyon son hız dahil oldu ve ilkini bu yönden aratmadı. Yazarın kurgusunda da sıkıntı yoktu ve yazar ters köşe bir kaç olay ile zekasını ortaya koymuş. Ancak ben kendi adıma olayların akışından çok memnun kalmadım.

Daha enteresan bir ilerleme mi bekliyordum bilmiyorum. Kitabın sonunu da beğendim. Sanırım beni rahatsız eden şube dahil her şeyin bir şekilde Anna'ya bağlanması, herkes onu korumaya çalışırken onun gereksiz riskler alması, güvenini sürekli yanlış insanlara kullanması (yani kitabın özü belli, kimseye güvenme, illa güveneceksende yol arkadaşlarına güven), birden yeteneklerinin gelişmesi ki anlatılan süre iki kitabın toplamında çok az bir zaman, dövüşmeyi öğrenmek için ya da uygulamak için çok yeterli değil.

Biraz boşluk hissi yarattı bende, karakter olarak Anna'dan tatmin olmadım. Ama Sam, Cas, özellikle ukala Nick ve hain Trev'de olmak üzere hepsine sonuna kadar bayıldım. Bu kadar güvenilmez bir ortamda yaşamak, herkesten saklanmak zorunda olmak, sürekli hafızanın silinmesi ihtimali (pek uzak değil)
... Kesinlikle filmi çekilir diye düşünüyorum. 


Seri üç kitap ve dört ara kitaptan oluşuyor. Gerçi ana kitaplar bu kadar kısayken, ara kitapları dergi midir bilemedim. Pegasus genelde çok bekletmese de, bu kitap yeni Çevrildiği için daha bir süre üçüncü için bekleyeceğiz gibi görünüyor.

Sığınak - K.A.Tucker - Kitap Yorumum //Causal Enchantment Series #2


Sığınak - K.A.Tucker
Puanım 5/4
Sofie'nin kışlık sığınağında daha ne kadar kalacağı belli olmayan Evangeline kendi durumuyla barışmaya çalışıyordu: laneti hâlâ sürüyordu. Şimdi ise iki bin yaşındaki bir vampir peşine düşmüştü ve aşık olduğu çocuk onu öldürmeye çalışıyordu. Ayrıca herkesin ölüsünü dirisine tercih ettiği Max ve Forerolarla kilitli kalmıştı. İşler pek de iyiye gitmiyordu…

Bu esnada Manhattan'da işler daha da karışıktı; New York şehri vampir sığınağı duvarları dışında, gözcüler ve cadılar yavaş yavaş bir savaşa doğru sürüklenirken, Sofie kana susamış ve mahsur kalmış kırk kadar Ratheus vampirini sakinleştirmeye ve umutsuz haldeki Viggo'nun Evangeline'in arkadaşını öldürmesine engel olmaya çalışıyordu. Tüm bu karmaşa arasında Evangelin ve Caden için umut var mıydı? Sofie düşman güçleri kontrol altında tutabilecek miydi? Dünyanın kaderi önceden belirlenmiş miydi? 


"Dozunda macera ve aşkın iç içe geçtiği, koltuğunuzun ucunda okuyacağınız sürükleyici bir roman." - Shelly Crane, New York Times ve USA Today çoksatan romanı Wide Awake'ın yazarı

"Bu seriye tek kelimeyle bayılıyorum!" 
-Ramblings of a Book Junkie-


Serinin ilk kitabına bayılmıştım. İkincisini de çok severek okudum. Yine aksiyonun hızı hiç kesilmedi. Bu sefer aşk biraz ikinci plandaydı ama beni çok rahatsız ettiğini söyleyemeyeceğim. Bu yazarı direk favori yazarlarım arasına almıştım, yanılmamışım. Kurgu yaratma becerisi ve kalemini kullanma tarzını çok seviyorum. Tabii çevirileri de güzel olunca, akıcılığı kaybolmuyor. Tek sıkıntı çok az sayfadan oluşması..

Evangeline, ilk kitapta ruhsuz koruyucu ailesi tarafından büyütülmüş, bu durumundan sorumlu olan vampirlerin kendisini kandırması sonucu kendini onlara yardım ederken bulmuştu. Ancak ruhu yüzyıllar önce bir lahite hapsolmuş olan cadı Veronique ile bağlı olduğundan dolayı, başkada şansı yoktu zaten. Paralel dünyalar arası yaptığı yolculukta diğer evrende ki aç vampirleri dünyaya getirme işinde başarılı olduğunda aşık olduğu Calden ve dostları da dahil 40 vampirin saldırısına uğradığı anda cadı vampir Sophie, onu korumak için bilmediği ancak kesinlikle çok soğuk olan bir kulübeye ışınlamış ve hikaye bitmişti.

Bu kitapta ise, yaklaşık bir ay kadar Sophie'den haber alamayan Evangeline, yanında ummadığı bir dost buluyor ve günlerini sakin geçiriyor. Ta ki beklenmedik tehlike gelip onu bulana kadar.. Bu arada en yakını yine vampir hayvanı olan Max..

Sophie ise, korkunç 2 vampir olan Viggo ve Mortimer'den Evangeline'i saklamaya çalışırken, 40 aç vampiride kontrol altında tutmaya çalışıyor ancak bu hiç kolay değil. Olağanüstü güçleri ile kendisi gibi cadı soyundan gelen vampir Magy'den öğrendikleri ışığında dünyayı korkunç yazgısından korumak ve Evangeline'i mutlak ölümden kurtarıp, kardeşini de geri getirmek zorunda..

İşte böyle karışık ancak okurken son derece sıralı ve kolay anlaşılır düzenlenmiş bir kurgusu var.. Kesinlikle çok sevdim ve üçüncü kitabı için sabırsızlanıyorum..







2016/05/06

Elveda Sevgilim - Alyson Richman Kitap Yorumum


Elveda Sevgilim - Alyson Richman
Puanım 5/5
Kolunda, küçük kahverengi doğum lekesinin hemen yanında altı rakamdan oluşan bir dövme vardı. "Beni şimdi hatırladın mı?" diye sordu titreyerek. Kadın tekrar adama baktı, sanki bir hayalet ete kemiğe bürünüyordu. "Lenka, benim," dedi. "
-Josef. Kocan-

Savaş öncesi Prag… İki genç âşığın geleceğe dair hayalleri Hitler'in Çekoslovakya'yı işgal etmesiyle birlikte yerle bir olur. Hiç ummadıkları bir şekilde savaşın gölgesinde birbirlerinden ayrılmak zorunda kalan Lenka ile Josef farklı yerlere sürüklenirler ama kader henüz son sözünü söylememiştir. Yıllar sonra, dünyanın diğer ucunda, iki yabancı olarak New York'ta tekrar karşılaşırlar.

Hayat onlara bir şans daha vermiştir. İşgal öncesi Prag'ın huzurlu günlerinden Nazi hegemonyası altındaki Avrupa'nın korkunç zamanlarına kadar uzanan Elveda Sevgilim, ilk aşkın kalıcılığını, insan ruhunun direncini ve hafızanın gücünü asla aklınızdan çıkaramayacağınız unutulmaz sahnelerle anlatıyor.

"Trajedi ve umut, aşk ve kayıp duygusu… Richman, yarattığı güçlü karakterlerle savaşın savurduğu hayatlara gerçekçi bir bakış atıyor." 
-Booklist-

"Yürek burkan bir hikâye… Kitabı okumaya başlayınca bir türlü elimden bırakamadım. Richman gerçekten çok özel bir yetenek, hünerini her satırda belli ediyor."
-Kristin Hannah-

"Elveda Sevgilim, gerçekçi detaylarıyla kalbinizi sımsıkı sarmalayıp asla bırakmayacak türden bir roman. Dokunaklı, unutulmaz ve öylesine ustaca kaleme alınmış ki yazarın zamanda yolculuk edebilme yeteneğine sahip olup olmadığını merak edeceksiniz. Bir hikâye bundan daha güzel anlatılamazdı."
-Sarah Jio-

Hikayeye başlarken beklentim güzel bir aşk romanı okumaktı. Beklentimin çok üstünde bir hikayenin içinde kaybettim kendimi.. Kitabın içinde aşk vardı ama aşk romanı olarak sınıflandırmak haksızlık olur. Büyük bir bölümü Terezin toplama kampı, orada ki sanatçıların direnişleri, insanların birbirini kaybetmesi ve o koşullarda neler yaşandığı ile ilgili.. Diğer kısımda sevdiğini ve ailesini kaybettikten sonra hayata tutunmaya çalışan yaralı insanlara..

Lenka ile Josef birbilerinin ilk aşkı.. İkisi de varlıklı ailelerden geliyor. Josef tıp, Lenka ise güzel sanatlar öğrencisi.. Alman ordusunun, Çekoslovakyayı işgal döneminde, ilk aşklarının heyecanını yaşayan iki genç üzerinden, insanların nasıl hazırlıksız yakalndığını işlemiş. Söylentiler ve radyo haberleri var ancak kimse komşularının kendilerine zarar vereceğini ya da sürgüne gönderileceğini hesaplayamıyor.

Alman ordusu, Çekleri ele geçirdiğinde özgürlüklerini tek tek kaybediyorlar. Josef ailesi ile birlikte New York'a gitmenin yolunu buluyor ve Lenka ile evlenerek onuda götürmek istiyor. Ancak ailesini bırakmayı reddeden genç kız kendisini Terezin Toplama Kampında buluyor. Bu kamp yahudiler tarafından yönetiliyor gibi görünüyor. Şartlarının diğer kamplardan daha iyi olduğu öne sürülen bu kampta yaşananlar tüylerimi diken diken etti. Oradan sonra son durağı ise Auschwitz.. Bir insanın diğer bir insana bunları nasıl yaptığını aklım alamıyor. Tabii ki kitabı okumadan önce de biliyordum ancak bu şaşırmamı engellemedi.

Yazar kitabın sonunda bu hikayeyi yazarken, kampta yaşamış sanatçılardan bilgi aldığını ve karakterler hayal ürünü olsa da ikinci dünya savaşında birbirini kaybeden bir karı kocanın birbirlerini yaklaşık 50 yıl sonra torunlarının düğününde bulduğu gerçek bir hikayeyi uyarladığını söylemiş. Karakterlere bayıldım. Olay örgüsü 3 farklı zamanda işliyor. Hikayeyi Lenka ve Josef anlatıyor. 

Kitabı sevme nedenim yazarın hikayeyi dram olması, can acıtması için yazmamış olması.. Mesela karakterler asla neden ben, zavallı ben gibi cümleler kullanmıyor. Gördüklerini ve hissettikleri en yalın halinde, çıplak bir gerçeklikle yüzünüze vuruyor. Kampta adı geçen sanatçılar gerçek kişiler ve gerçek hikayeleri anlatılmış. Ve en kötü zamanda bile hala bir umut, kalbinizi ısıtacak bir cümle geçiyor. Favori kitaplarımın arasında üst sıralara koydum. Okuyunca sizlerinde yorumlarını bekliyorum.

İlgili resim

Alıntılara gelirsek, hemen her sayfada birden fazla cümle işaretledim. En son tüm kitabı yazacağımdan korktum. Mümkün olduğunca az ve öz paylaşmaya çalışacağım. 

Alıntılar

Âşık olacağın kişinin sesinde doğmamış çocuklarının sesini duyarsın.

Annem bize her zaman iki tür kadın olduğunu söylerdi. Dışarıdan ve içeriden ışık saçanlar.. İlk gruptaki kadınlar parlamak için bir pırlantanın ışıltısına ihtiyaç duyarlar. Oysa diğerlerinin güzelliği ruhlarından gelen ışıkla aydınlanır.

Bir gölgeye âşığım. karanlık bir koridorda onu arıyorum. Karşıdan karşıya geçen bir yaşlı kadının gözlerinde onu arıyorum. Uykularımı işgal eden, her sabah yatakta uzanırken sarıldığım kişi ikinci karım değil, rüyalarımda beni ziyaret eden Lenka'ydı.

Bir anne ve çocuğu arasındaki sevgiyi göstermek üzere yapmaya başladığım
çizimim, siyah ve kırmızıya bulanmış ateşli bir direniş resmine dönüşmüştü.

“Ancak bu herhangi bir ağıt değildir. Bu, tüm düşen erkek kardeşlerimizin, kız kardeşlerimizin, annelerimizin ye babalarımızın... Almanların elinde can veren arkadaşlarımızın onuruna seslendirilecek bir ağıttır.''
Ağıtı seslendiren her şarkıcı aslında kendi ölümüne ağıt yakıyordu.

Ölülerin onları ziyaret etmediğine inananlara diyecek tek bir sözüm var: Ruhunuza perde inmiş. Ben bir bilim adamı olduğum halde koruyucu meleklere ve peşimi bırakmayan hayaletlere inanıyorum. Hayatın mucizesine, gebeliğin karmaşıklığına kendi gözlerimle şahit oldum ve hâlâ bir bebek gibi mükemmel bir şeyin Tanrı’nın yardımı olmadan yaratılamayacağını düşünüyorum.

Çıkış kapısına doğru ilerlerken, göz ucuyla ilk sayfasında kamp fotoğrafının basılı olduğu İsviçre gazetesine baktım. Strass’ın tanıdıklarının meslektaşlarımdan birinin çizimlerini dış dünyaya ulaştırabilmiş olduğunu görünce gülümsemek istedim.

Annem de yaşlılar, hastalar ve en küçük çocuklarla birlikte sağ tarafa gönderildi. Bunun iyi bir şey olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum. Güçlü görünen bizler kadar ağır çalışmak zorunda kalmayacaktı.

Artık bir şeyden emindim. Terezin’de Tanrı’ya dair ne kadar inancım kaldıysa onu da burada kaybetmiştim.

Bildiğim tek bir şey vardı: İnsan ailesini terk etmez. Aşk uğruna bile olsa, onları bırakmaz.













Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Online Okuyucular;